Prof. Dr. Mustafa ŞENOL

TÜRK TIBBININ BEHÇETLERİ      

 

Prof.Dr. Mustafa ŞENOL
Emekli Öğretim Üyesi

 

Türk tıp tarihinde, Behçet Hastalığı ve bu hastalığı tanımlayan Dr. Hulusi Behçet oldukça iyi bilinen bir sîma iken, kayda değer önemli işler yapmış ve bilinmesi gereken diğer iki Behçet, ne yazık ki yeterince tanınmamaktadır. Bu yazıda, tıp tarihimizde kalıcı izler bırakmış üç Behçet, kronolojik bir sıra içerisinde sunulmaktadır.


1. MUSTAFA BEHÇET EFENDİ (1774-1834)


Osmanlı saray hekimlerinden ve son hekimbaşılardan Mustafa Behçet Efendi, 1774’te İstanbul’da doğmuştur. Dedesi Hayrullah Efendi ve kardeşi Abdülhak Molla da hekimbaşıdır. Meşhur şair Abdülhak Hâmid’in amcasıdır.
Süleymaniye Tıp Medresesi’nde tıp eğitimi almış, yeterli hekimlik tecrübesine ulaştıktan sonra, 1791’de Sinan Ağa Medresesi’ne  hekim yardımcısı  olarak tayin edilmiş, 1796’da saray hekimliğine, 1803’te (III. Selim dönemi) saray hekimbaşılığına getirilmiştir. 1807’de padişahın tahttan indirilmesi üzerine bu görevine son verildiyse de, on yıl sonra, II. Mahmud zamanında yeniden hekimbaşı yapılmıştır.
Osmanlı Devleti’nde modern tıbbın kurucularından olan, Doğu ve Batı dillerinden birçoğunu öğrenen Mustafa Behçet Efendi tıp ve tabiat bilimlerinin önemli eserlerinden bazılarını Türkçe’ye çevirmiştir. Başlıca tercüme eserleri; Aşı risâlesi, Ameliyât-ı Tıbbiye, Hikmet-i Tabîiyye, Risâle-i İllet-i Efrenc olup, telif eserleri ise, Risâle-i Rûhiye ve Tertîb-i Eczâ’dır. O sıralarda etkeni henüz keşfedilmemiş olan kolera hakkındaki epidemiyolojik müşâhadelerini 1831 yılında yayınladı. Bu faaliyetleri, o zamanın geçerli tıp ve biyoloji anlayışı dışına çıkma temayülü gösteren ilk çalışmalar oldu. Bu arada, eski çağlardan kalma tedavi yöntemlerini ve ilaçları derlemek amacıyla yazmaya başladığı ve ancak 850 sırrı derleyebildiği “Bin Sır” adlı kitabı ölümü üzerine yarım kalmış, kardeşi Abdülhak Molla’nın bitirmeye çalıştığı bu eseri  Abdülhak Molla’nın oğlu Hayrullah Efendi tamamlamıştır.
Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi, 1826’da sultan ikinci Mahmûd’a, yeni kurulan ordunun hekim ve cerrah ihtiyâçlarının karşılanması için, bir tıp okulu açılmasını teklif etmiş, teklifinin uygun bulunması üzerine, 14 Mart 1827’de Şehzâdebaşı’nda yeniçerilerden boşaltılan Tulumbacıbaşı konağında, Tıbhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire adlı iki bölümü bulunan bir tıp okulu açılmıştır. Okulun tıbhâne bölümünde İtalyanca, cerrahhâne bölümünde Türkçe öğretim yapılıyordu. Bu okulun nâzırlığına tâyin edilen Mustafa Behçet Efendi, 1832 yılında vefât etmiş ve Üsküdar’daki Nasûhî dergâhına defnedilmiştir.
Okul 1836 yılında Sarayburnu’na, 1839’da ise Galatasaray’a taşınmış, Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne adını almış ve eğitim dili Fransızca’ya dönüştürülmüştür. 1867 yılında Türkçe tıp eğitimi yapan Mekteb-i Tıbbiye-i Mülkiye açılmış, 1870 yılında da askerî tıp okulunda dersler Türkçeleşmiştir. 1878 yılında Sirkeci Tren İstasyonu yanındaki Demirkapı Kışlası’na, 1903’te ise, Haydarpaşa’daki Tıbbiye Binası’na taşınılmış, 1909 yılında Askeri ve Sivil Tıbbiye birleştirilerek Dâr’ül-fünun Tıp Fakültesi adını almış ve 1933’te İstanbul Üniversitesi’ne dâhil olmuştur.  
Tıbhâne-i Âmire ve Cerrahhâne-i Âmire’nin açılış tarihi olan ve ülkemizde modern tıp eğitiminin başlangıcı olarak kabul edilen 14 Mart, 1. Dünya savaşı sonunda, İstanbul’u işgal eden yabancı güçlere karşı tıp öğrencilerinin bir tepkisi olarak, ilk kez 1919 yılında Tıp Bayramı olarak kutlanmıştır.

 

2. ORD.PROF.DR. HULÛSİ BEHÇET (1889-1948)


Türkiye’de modern dermatolojinin kurucusu olan Hulûsi Behçet, İstanbul’da doğmuş soyadı kanunun çıkışıyla birlikte, babası Ahmet Behçet’e izâfeten  Behçet soyadını almıştır. Babası­nın görevi nedeniyle bir süre Beyrut’ta bir Fransız okuluna devam etti, 1901 yılında Beşiktaş Rüşdiyesi’nden mezun oldu ve Aske­ri Tıbbiye’ye girdi. Tıp eğitimini 1910’da tamamlayıp, 1911-1914 arasında Gülhane Dermatoloji Kliniği’nde ihtisas yaptı. Üç yıl süreyle Kırklareli ve Edirne hastanelerinde görev yaptı. 1918’de  Budapeşte ve Berlin’de 1 yıl çalıştıktan sonra yurda döndü. Bir süre serbest olarak çalıştıktan sonra, sırasıyla Zührevî Hastalıklar Hastanesi ve Vakıf Gurebâ Hastanesi cildiye uzmanlığı görevlerini yürüttü. 1933’te İstanbul Tıp Fakültesi Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği’ni kurdu ve profesör oldu. Profesör unvanını alan ilk Türk akademisyen olan Hulusi Behçet, 1939 yılında ordinaryus profesör unvanını aldı.
Hulusi Behçet, şark çıbanı (çivi belirtisi), arpa uyuzu, incir dermatiti ve mantar hastalıkları gibi çeşitli dermatolojik konuları inceledi ve bu konular üzerine çeşitli makaleler yayımladı.  
1937 yılında ağız ve genital bölgesinde yaralar ile gözlerinde iltihaplanma olan üç hastasının bu şikayetlerinin bilinen hastalıklardan farklı olduğunu düşünüp, konuya ilişkin olarak bir Alman dergisinde yayınladığı “Viral olması muhtemel trisemptom kompleksi” başlıklı ilk makalesinde, bu belirtilerin yeni ve farklı bir hastalığa ait olduğunu bildirdi. Konuyu, aynı yıl Paris'teki Dermatoloji toplantısında da sundu ve başlangıçta çok da kabul görmedi. Ancak kısa süre sonra dünyanın çeşitli bölgelerinden benzer belirtilere sahip hastalar bildirildikçe ve zamanla Hulusi Behçet de hastalıkla ilgili yeni araştırmalarını yayımladıkça, bu yeni hastalık tüm dünya tarafından kabul edildi. 1947'de Zürih Tıp Fakültesinden Prof. Mischner'in Uluslararası Cenevre Tıp Kongresinde yaptığı bir öneriyle, Dr. Behçet'in bu buluşu "Morbus Behçet" olarak adlandırıldı. Hastalık; "Behçet Sendromu" ve "Trisemptom Behçet" adlarıyla da bilinmektedir. Bu tarihten iki yıl sonra Adamantiades adında bir Yunanlı hekim aynı sendromu tanımladığını açıkladıysa da, uluslararası bilim dünyasında fazla kabul görmedi
Adı verilen hastalık sayesinde tüm dünya tarafından tanınan Hulusi Behçet, bunun dışında çok sayıda kalıcı eser bıraktı. Bunlardan en önemlileri olarak “Frengi Dersleri” ve “Klinik ve Pratikte Frengi Teşhisi ve Benzeri Deri Hastalıkları” adlı iki eseri sayılabilir. “Deri Hastalıkları ve Frengi Kliniği Arşivi” adındaki dergiyi ölüm tarihine kadar yayınlamıştır. Bu dergi 1934'ten 1947'ye kadar Türkiye'deki Dermatoloji organı görevini sürdürmüştür.
Yaşadığı zamanda kıymeti çok bilinemeyen bu önemli bilim adamımız, geçirdiği bir kalp krizi sonucu 8 Mart 1948’de vefat etti.

 

3. DR. BEHÇET SÂLİH UZ (1893-1986)


1893'te Denizli'de doğan Dr. Behçet Uz, sıklıkla, Behçet hastalığını tanımlayan Prof.Dr. Hulusi Behçet ile karıştırılma şanssızlığı yaşamaktadır. İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Bir süre İstanbul Şişli Çocuk Hastanesi'nde ve İstanbul Tıp Fakültesinde doktorluk yaptıktan sonra İzmir’de serbest çocuk hastalıkları uzmanı olarak çalıştı. Uzun yıllar Tıp Cemiyeti ve Etıbba Odası başkanlıklarında bulunmuştur.
1931’de İzmir Belediye Başkanlığı'na seçilerek 10 yıl boyunca İzmir'e pek çok eser kazandırdı. 1941’de Denizli’den milletvekilli seçilerek 19 yıl süreyle parlamenterlik yaptı. 1942’de Ticaret Bakanlığı ve 1946-1948 ve 1954-1955 tarihleri arasında iki defa olmak üzere Sağlık Bakanlığı görevlerinde de bulundu. 1960’tan sonra İzmir’de ticari ve sosyal çalışmalarına devam etmiş 94 yıllık yaşamını 1986'da tamamlamıştır
Dr. Behçet Uz Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin temeli, Dr.  Behçet Uz tarafından 1938’de atılmış, 1947’de ise hizmete açılmıştır. Ege Üniversitesi'ne analık yapan hastane, halen 355 yatakla hizmet vermeye devam etmektedir.