Prof. Dr. Mustafa ŞENOL
Kısa Hikayeler - V

 

Bahâne Allâhı


Çok değerli ağabeyim, hocam ve meslektaşım Dr. Atilla Özcan’dan naklen:
Son devir Bursa evliyâsından, merhum Kâdirî Şeyhi Hacı Cânib Efendi (Ahmet Cânib Özbayraktar), sohbetlerinde sık sık şöyle buyururmuş:
- Evlatlarım, öyle bir Allâh’ımız var ki, “bahâne Allâh’ı, bahâne”. Kullarını Cennet’e atıvermek için bahâneler arar:
- Bu kulum, bir başka kuluma yardım etse de Cennet’e atıversem!
- Şu kulum, bir mahlûkuma merhamet gösterse de Cennet’e atıversem!
- O kulum, yoldaki bir engeli kaldırsa da Cennet’e atıversem!
- Öbür kulum, bir kuluma gülümsese de Cennet’e atıversem!
- Diğer kulum, yapmayı düşündüğü bir kötülükten vazgeçse de Cennet’e atıversem!
- Başka bir kulum, iyi bir şey yapmaya niyetlense de Cennet’e atıversem!
- …     
Böyle bir Allâh’ı olup ta Cennet’e gidemeyen müslümâna ne diyeyim!

 

Geçin şu tarafa!

 

Hâfız Ahmet Amca, kasabamızın sevilen, sayılan büyüklerinden, emekli bir âlimdi. Emekli olmasına rağmen, Aşağı Mahalle (Emine Hâtun) Câmii’nde Ramazan boyunca cemaate vâz u nasîhat eder ve  terâvih namazını kıldırırdı. Bayram sabâhı da sohbetini yapar, o senenin son vazîfesi olarak bayram namazını kıldırıp, gelecek seneye kadar istirahate çekilirdi.
Kasabamızda, evlerde bayramlaşma yapıldıktan sonra, akrabâ ve komşu ziyâretlerinden önce Hâfız Ahmet Amca’yı ziyâret etmek, elini öpüp hayır duâsını almak, neredeyse bir gelenek hâline gelmişti. Kasaba halkı, gruplar halinde Hoca Baba’yı ziyâret eder, uzun su bardaklarında sunulan gül şerbeti ve iki adet Bifa bisküvisinden ibâret ikrâmını alır, bu arada Hoca Baba’nın kısa sohbetini dinlerlerdi. Yeni bir grup gelince, eskiler müsâde isteyip ayrılırlardı.
Kasabanın bıçkın delikanlıları da, bir ekip halinde Hoca Baba’yı ziyârete gelirler, gül şerbeti ve bisküvilerini alıp minderlerine oturduktan sonra, içlerinden biri Hoca Efendi’yi konuşturmak amacıyla bir soru sorar:
- Hoca Baba! Yârın âhirette bizim hâlimiz n’olacak?
- Ne varımış hâlinizde?
- Abdes yok! Namaz yok! Akşamdan akşama da olsa, ufak tefek bişeyler oluyor! Ne olacak bu hâlimiz?
Hoca Baba, bu ısmarlama ve biraz da kışkırtıcı soruya cevap vermeden önce biraz düşünür, başını hafifçe sallayıp sakalını sıvazladıktan sonra:
- Yârın, ind-i İlâhiye vardığınız zaman, Cenâb-ı Allah sizi tesbih gibi karşısına düzecek! Kaşlarını çatıp sert bir edâ ile hepinize teker teker soracak!
- Adın ne lan senin?
- Ahmet!
- Seninki?
- Mehmet!
- Seninki?
- Ali, Veli, Hasan, Hüseyin…
- Lan namıssızlar! Dünyâdayken az bekmez yememiş*, az halt karıştırmamışsınız! Lâkin ben şu isimlere kıyıp ta sizi nasıl ateşe atayım lan! Geçin şu tarafa! diyecek.
Bu güzel cevâbı alıp muratlarına eren delikanlılar, yeni bir grubun gelmesi ile müsâde isteyip memnun bir şekilde huzurdan ayrılırlar. Tabîi ki, bir zaman sonra bu gençlerin de istikâmetlerini bulup, abdestli namazlı insanlar haline geleceğini söylemek gereksizdir!
Dînimizin sevdirici ve kolaylaştırıcı yüzünü temsîl eden sevgili Hoca Baba’mızın ruhu şâd, makâmı yüce olsun! (02.01.2014)

* Pekmezi yemek, pekmezi karıştırmak: İç Anadolu’da, kötü ve hoşa gitmeyen işler yapmak anlamında kullanılan bir deyim.

 

Gelecek sene de oraya değer!

 

Kasabamızın sevilen büyüklerinden, rahmetli Hâfız Ahmet Kutlar (Cemel Hoca’nın Hâfız Ahmet), Karşı’daki bağını belletmek üzere beş tâne ırgat götürür. Yanlarında oğlu Tâhir de vardır. Irgatlar bağı bellemeye başlarlar. İçlerinden birkaçı, işi bir an önce bitirip yevmiyelerini almak derdindedir. Tâze toprağı kaldırıp, bellenmemiş yerlerin üzerini de kapatacak şekilde savururlar. Buna halk arasında “gömmek” denir. Gömülen yerlerde bir hafta on gün sonra otlar belirir.
Irgatlardan bazılarının gömdüğünü gören rahmetli Tâhir Ağabey, bağın üst başındaki ağacın altında ırgatlara kuşluk yemeği hazırlamakta olan babasına:
- Baba, ırgatlar gömüyorlar, şunlara bir şey söylesen! der.
Irgatlarla tartışmaya girdiği takdirde halkın diline düşeceğini, “koskoca Hâfız Ahmet, birkaç amele parçasıyla kavga etmiş” denileceğini bilen rahmetli Hoca Baba, alttan almanın daha mâkul olacağına karar verir ve:
- De oğlum de! Gelecek sene de oralara değer! der, işine devâm eder. Ruhu şâd olsun!

 

Hacı Gafer Ağa

Kasabamızın sevilen dellalı rahmetli Süleyman Işığın (Hacı Gaferin Sülman) babası, Hacı Hasan Işığın dedesi, merhum Hacı Gafer (Gaffar) Ağa, biraz rahat bir tabiata sâhip olup, kendisine uygun yapıda da bir hanımı varmış.
Karayazıdaki tarlalarına ektikleri buğday iyice olgunlaşmış ve biçme zamânı gelmiş. Akşamdan, yârın ekin yolmaya gitmek üzere hazırlıklarını yapmışlar. Sabah namâzını kılmışlar, eşeklerini yükleyip, yaklaşık bir saatlik bir yolculuktan sonra tarlaya varmışlar.
Hacı Gafer Ağa: “Hanım, ekin biraz nemli. Biz biraz uzanalım, güneş azıcık yükselsin, kalkınca şööyle bir kısmı biçeriz” deyip kendilerine bir hedef çizmiş. Uzanmışlar, güneş biraz yükselmiş, ortalık biraz ısınmış, kuşluk vakti olmuş. Hacı Gafer Ağa, “Hanım, acıktık. Getir bakalım nevâlemizi. Yemeğimizi yiyelim, ondan sonra şöööyle bir yeri biçeriz” deyip, öncekinden daha büyük bir alanı hedef olarak eliyle işaretlemiş. Yemeklerini yemişler. Hacı Gafer Ağa, “Hanım, elhamdülillah doyduk. Ama üzerimize de bir ağırlık çöktü. Biraz gözümüzü kirletelim, ondan sonra şööööyle bir bölümü biçeriz” deyip, öncekilerden daha geniş bir alanı eliyle çizmiş. Uzanıp biraz gözlerini dinlendirmişler. O sırada hava da iyice ısınmış, öğlen olmuş. Hacı Gafer ağa, “Hanım, güneş te iyice kızdı ha! Bu sıcakta çalışılmaz! Namazımızı kılalım, ikindiye kadar biraz uyuyalım, kalkınca şöööööyle bir yeri hallederiz” deyip günün en geniş dâiresini işâretlemiş. İkindi vaktine kadar uyumuşlar. Hacı Gafer Ağa, “Hanım, gün eğildi, şimdi işe başlasak bile tarlayı bitiremeyiz. Zâten şimdi yola çıksak eve anca akşama varabiliriz. Acelemiz yok! Yârın gelelim, bir çırpıda tarlanın hepsini biçer gideriz” demiş.
Rivâyet odur ki, Karayazıdaki bir dönüm tarlanın biçilmesi, bu minval üzere bir haftayı bulmuş. Bu rivâyeti kendisinden dinlediğim kıymetli annem, bir iş biraz sürüncemede kaldı mı, “bu iş, Hacı Gafer Ağa’nın işine döndü” diye bu hikâyeyi hatırlatır. Hacı Gafer Ağa’nın, hanımının, oğlu Sülman Amca ve hanımının, âileden âhirete göçen diğer fertlerin mekanları Cennet olsun. Kalanlara hayırlı ömürler dilerim.

 

Gevher Nesibe Sultan!

 

Sultan II. Kılıçarslan’ın kızı Gevher Nesîbe Hâtun, gönlünü bir sipâhi beyine kaptırır. Ama ağabeyi bu işe pek sıcak bakmaz ve sipâhi beyini savaşa gönderir. Savaştan yaralı olarak dönen genç kumandan, bir süre sonra vefât eder. Bu işe çok üzülen Sultan, ince hastalığa yakalanır.
Kardeşinin hastalığına çok üzülen ağabeyi, pişmanlık içinde son arzusunu sorar. O da: “Ağabeyciğim, bir hastâne yaptır ki, sevdiğimin ve benim durumumda olan hastalar buradan şifâ bulsunlar” der. İşte Anadolu’nun ilk tıp fakültesi ve hastânesi bu vasiyet üzerine yapılmıştır arkadaşlar! Bir vefâ örneği olarak, Kayseri’deki tıp fakültemize bu değerli hanımefendinin adı verilmiştir. Bendeniz de Gevher Nesîbe Tıp Fakültesi mêzunu olmaktan gurur duyuyorum!

 

Mişmiş!

 

Rivâyet olunur ki, 150 yıl kadar önce, Malatya eşrâfından Hacıhaliloğlu Mustâfendi, birkaç arkadaşı ile birlikte hacca gitmişler. O zamanlar hacca yaya veya hayvan sırtında gidiliyor! Halep-Şam arası bölgede gâyet lezzetli, suyu az, hurma gibi kuruyan bir meyve görüyorlar ve adının mişmiş olduğunu öğreniyorlar! Hac dönüşünde aynı bölgeden geçerken, bu meyvenin Malatya’da yetişip yetişmeyeceğini soruyorlar! Oranın halkı da iklim şartlarını öğrenince, mişmiş’in Malatya’da rahatlıkla yetişebileceğini söylüyorlar! Yanına bolca mişmiş çekirdeği alan Mustâfendi, hacı karşılama ve ağırlama merâsimleri bittikten sonra, bahçesinde çukurlar açıp çekirdekleri dikmeye başlamış. Bahçe duvarından onu seyreden komşusu sormuş: “Hayrola Hacefendi, ne yapıyorsun”? “Halepten getirdiğim bir meyveyi dikiyorum”! “Dikince n’olacak”? “Bitecek”! “Sonra”? “Büyüyecek”! “Sonra”? “Çiçek açacak”! “Sonra”? “Çağla olacak”! “Sonra”? “Olgunlaşacak”! “Sonra”? “ Kurutulacak! “Sonra”? “Âfiyetle yenecek”!
Komşunun bu uzun hesaplı işe pek aklı yatmamış! Dönmüş öbür duvar komşusuna: “Dikecekmiş! Bitecekmiş! Büyüyecekmiş! Olacakmış! Kuruyacakmış! Yenecekmiş! Mişmiş de mişmiş! Mişmiş de mişmiş! Olmaz bu iş”! demiş.
Ama fidanlar büyümüş, çiçek açmış, meyveye durmuş ve yeni meyvenin adı mişmiş olmuş! Hacıhaliloğlu da böylelikle Malatya’nın en meşhur kayısı çeşidi olmuş!

 

Derme suyu!

 

Rivâyet olunur ki; sıcak bir yaz günü Hazret-i Mesih (Îsâ), arkadaşları ile berâber, Gündüzbey Kasabamız’ın üst taraflarında gezinirken oldukça susamışlar. Mesih Aleyhisselam, âsâsını yere vurunca kayaların arasından bir pınar fışkırmış, doya doya içmişler!
Hazret-i Îsâ oradan ayrıldıktan sonra, bölge halkı ona hürmeten suyun çıktığı yere küçük bir kilise (deyr) yapmışlar ve Deyr-i Mesih (Mesih Kilisesi) adını vermişler. Deyr-i Mesih adı, zamanla “Derme”ye dönüşmüş. İşte bugün içme suyu olarak kullandığımız, artanı da şehrin ortasındaki kanaldan akan suyumuzun hikâyesi budur arkadaşlar!

Semer!


Lokman Hekim bir gün, arkasında;
Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı,
Elimizden ne gelir Hakk’a duadan gayrı
yazan makamında tefekküre dalmış; “İyice yaşlandık, Allah hayırlı ömür versin amma, emr-i Hakk’ın fazla uzak olmadığı da belli. Bu dünyâdan göçtükten sonra ahâlinin sağlığı ile ilgilenecek bir vâris bırakmadan ölmek bize yakışmaz” diye düşünerek o gözle etrafa bakar olmuş. Bir zaman sonra, gözünün tuttuğu cevval görünümlü bir genci yanına çırak olarak almış.
Uzunca bir süre birlikte çalışıp ahâlinin dertlerine derman olmaya gayret etmişler. Çırağının iyice olgunlaştığını düşünen Lokman Hekim bir gün; “Bak oğlum, bugün son defâ birlikte hastaya gideceğiz. Ne dediğime, ne yaptığıma, hastayı nasıl tedâvi ettiğime dikkat et. Yârın seni tek başına hastaya göndereceğim, bu senin imtihanın olacak” demiş.
Biraz sonra karnı ağrıyan bir hastaya çağrılmışlar. Çırağıyla birlikte hastanın evine giden Lokman Hekim, hastayı ve yakınlarını dinlemiş, hastayı güzelce muayene etmiş ve karın ağrısının sebebini merâk eden hastaya; “Bugün kavunu biraz fazla kaçırmışsın, mîden bu kadar fazla kavunu çevirememiş, ondan dolayı ağrıyor” demiş. Hasta; “Haklısınız, çok tatlı bir kavundu, nefsime hâkim olamadım, hepsini yedim” cevâbını vermiş. Lokman Hekim gerekli tedâviyi uygulamış, hasta rahatlamış, mekanlarına dönmüşler.
Çırağına; “Dikkat ettin mi evlâdım, bugünkü hastadan ne öğrendin?” diye sormuş. Çırak; “Etmesine ettim ustam da, adamın karnının fazla kavun yemekten dolayı ağrıdığını nasıl anladın, akıl erdiremedim” demiş. Lokman Hekim; “Hastayı dikkatlice muayene ettim, önemli bir şeyi yoktu. Eve girerken, kapının yanındaki çöp tenekesinin ağzına kadar kavun kabuğu ile dolu olması dikkatimi çekmişti. Oradan mantıklı bir bağlantı kurarak bu sonuca ulaştım” diye açıklama yapmış. Çırak, bilmiş bir edâ ile “Haa, anladım” demiş.
Ertesi gün, gene karnı ağrıyan başka bir hasta için çağrılınca Lokman Hekim çırağına; “Hadi bakalım, bu hastaya sen yalnız gideceksin, unutma, başarılı olursan sana müstakil olarak hekimlik yapma izni vereceğim” deyip hastaya yollamış.
Hastanın evine varan çırak, hastayı muayene etmiş. Merakla ağrının sebebini öğrenmek isteyen hastaya; “Sen bugün eşşek eti yemişsin, mîden de eşşek etini hazmedemediği için ağrıyor” açıklamasını yapmış. Hasta ve yakınları şaşkınlık içinde; “Doktor Bey, eşşek eti yenir mi?, biz eşşek eti yemedik. Allah’a şükür hâlimiz vaktimiz yerindedir, îcâbında evimizde ceylan eti bile bulunur, biz niye eşşek eti yiyelim” diye karşılık vermişler. Çırak, ısrarla ve hâkimâne bir edâ ile; “Ben anlamam, bu adam eşşek eti yemiş, suyuyla çorbasını mı yapmış, kıymasıyla köfte mi yapmış, sırtından biftek mi hazırlatmış bilmem ammâ, illâki eşşek eti yemiş. Doktordan iyi mi bileceksiniz?” diye ev halkını azarlamış. Hasta ve sâhipleri bakmışlar ki acemi doktorun laftan anlayacağı yok, çâresizce; “Peki demişler, kabûl ediyoruz, hastamız eşşek eti yedi, sen ağrının çâresine bak”. Çırak kendince tedâvisini uygulamış. Hasta düzeldi mi düzelmedi mi bilinmez, ustasının yanına dönmüş.
Lokman Hekim; “Nesi varmış hastamızın evlâdım” diye sorunca, “Ustam, adam eşşek etini yemiş, tabî ki karnı ağrıyacak” cevâbını vermiş. “Nereden bildin eşşek eti yediğini” sorusuna ise, “Eve girip avluya baktığımda, köşede palan (semer) boş duruyordu, eşşek ise ortada görünmüyordu. O anda zihnimde bir şimşek çaktı ve eşşeği adamın yediğini anladım. Beni şaşırtmak için inkâr ettilerse de ben kül yutar mıyım?, karârımı verdim ve tedâvimi uyguladım” açıklamasını yapmış.
Lokman Hekim; “Anlaşıldı evlâdım, senden iyi bir nalbant çırağı olacak” deyip delikanlıyı şehrin meşhur nalbantı Odabaşoğlu Ali Efendi’ye yollamış.

Kıssadan hisse: Hekimliğin sembolü olan yılanın önemli özelliklerinden birisi de dikkattir, ama ancak doğru yere odaklanan dikkat değerlidir.