Prof. Dr. Mustafa ŞENOL
Kısa Hikayeler - III

 

 

Adabıyla erkanıyla, yoluyla yordamıyla!

            Günlerden bir gün şehzâde hazretleri ava çıkmış. Bir geyik, bir tavşan, bir keklik, bir de bıldırcın avlamış. Bu arada epeyce yorulmuş ve bir çeşme başında mola vermiş. Elini yüzünü yıkamış, çeşmeden kana kana su içmiş. Tam ayrılacağı sırada o bölgede çadır kurmuş olan bir çerîbaşının kızı çeşmeye su doldurmaya gelmiş. Olacak bu ya, şehzâde, pek de güzel olmayan bu kara kuru kıza gönlünü kaptırmış!
Saraya dönmüşler ama şehzâdeye bir haller olmuş! Yemeden içmeden kesilmiş, sararmış solmuş! Kimseyle konuşmuyor, sorulanlara cevap vermiyormuş! Günden güne durumu kötüleşmiş, yataklara düşmüş! Doktor hekim, müneccim muvakkit, ulemâ evliyâ şehzâdenin derdine derman olamamış! Son çâre olarak Lokman Hekim’e mürâcaat edilmiş. Lokman Hekim, şehzâdeyi muayene etmiş, sormuş soruşturmuş, anlamış dinlemiş, sonunda meseleyi çözmüş:

  • Pâdişâhım, şehzâde hazretleri bir çingene kızına âşık olmuş! Ama sizin, Hanım Sultân’ın ve ahâlinin bu işe pek iyi gözle bakmayacağını düşünmüş! Bunu gurur meselesi yapmış, tutulduğu kara sevdâdan da vazgeçememiş! Böylelikle iğneden ipliğe dönmüş!

Durumu öğrenen pâdişah kızmış, köpürmüş, küplere binmiş!

  • Lan oğlum, sevdâ işinde gurur olur mu, gönül ferman dinler mi? Niye durumu bize anlatmadın? Kendini mahvettin, bizi de telef ettin! Hemen bir heyet gönderir, kızı isteriz, sen gönlünü ferah tut! demiş.

Hemen başvezir riyâsetinde bir heyet hazırlanmış, hediyeler behiyeler develere yüklenmiş ve çerîbaşının obasına doğru yola çıkılmış! Obaya varıp çerîbaşının çadırını bulmuşlar. Başvezir:

  • Değerli Çerîbaşı! Şehzâdemiz hazretleri avda gezerlerken kerîmeniz hanımefendiyi görmüşler, pek bir beğenmişler! Allâh’ın emriyle, peygamberin kavliyle, pâdişâhımızın selâmıyla, hediye ve behiyelerimizle, kızınızı şehzâdemize istiyoruz! demiş. Demiş demesine ama Çerîbaşı hiddetle yerinden doğrulmuş ve:
  • Heyyt! Hediyelerinizi behiyelerinizi de alın ve defolun çadırımdan! Benim size verilecek kızım yok! deyip heyeti kovalamış! Heyet şaşkın, süklüm püklüm geri dönmüş! Meseleyi duyan ahâli:
  • Kıyâmet alâmeti arkadaş! Bir çingene parçası, koskoca şehzâdeye kızını vermiyor, bu nasıl iş, diye aralarında durumu tartışmaya başlamışlar! Netîcede konu Bekri Mustafa’nın kulağına kadar ulaşmış! Bekri Mustafa hemen pâdişâhın huzûruna çıkmış ve:
  • Pâdişâhım, müsâde buyurursanız kızı hemen alıp geleyim! demiş. Pâdişah:

Oğlum, koca başvezir ve berâberindeki vüzerâ heyeti kızı alamadı! Sen nasıl alacaksın? demiş.

  • Pâdişâhım, siz müsâde buyurun, gerisini bana bırakın! diye cevaplamış. Pâdişah:

Peki, sana müsâde! demiş.
Müsâdeyi alan Bekri Mustafa, kafayı çekmiş, silahları bıçakları çapraz kuşanmış, varmış çerîbaşının obasına, basmış narayı!

  • Heeyyt! Çerîbaşı mısın çerçibaşı mısın, ne haltsın! Gel lan buraya!
  • Buyur Beyim, hoş geldiniz, sefâ geldiniz! Buyurun şöyle başköşeye!
  • Ulan sen kim oluyorsun da sümüklü kızını şehzâdeme vermiyorsun! Alayım mı kelleni aşağıya?
  • Aman Beyim! Biz kiim, şehzâdeye kız vermemek kim! Ama, sizin gibi gelip şöyle yoluyla yordamıyla, usûlüyle erkânıyla istemediler ki! Kız emrinize âmâde, buyurun alın götürün!!
  •  

Yüzün sirke satıyor!

 

Vakt i zamânında birbirine komşu iki bal tüccarı varmış. Biri, pazara gider, köylünün getirdiği balları alır getirir vitrinine koyarmış. Diğeri ise, dağ dere dolaşır, en kaliteli ve seçme balları toplar, dükkanına yerleştirir ve satışa arzedermiş. İki komşunun fiyatları arasında ciddî bir fark da yokmuş. Gel gör ki, sıradan bal satan tüccarın dükkanı vızır vızır işlerken, kaliteli bal satan komşusu sinek avlarmış. Bir gün, iki gün, üç gün… Sonunda dayanamamış, girmiş komşusunun dükkanına: “Selâmünaleyküm komşum, hayırlı işler”! “Aleykümselaam komşum, hoş geldin, sana da hayırlı işler”! “Komşum, kusura bakmazsan sana bir şey soracağım”! “Ne kusuru komşum, buyur sor”! “Vatandaşa bir şey diyemem, onlar balın kalitesinden anlamazlar! Ama sen meslektaşımsın, balın kalitesini bilirsin! Sen sıradan bal satıyorsun, ben ise en kaliteli balı satıyorum!  Fiyatlarımız da birbirine yakın! Buna rağmen, senin dükkanın arı kovanı gibi işliyor, benim dükkanda ise in cin top oynuyor! Bunun sebebi hikmeti nedir diye sana bir sorayım dedim”! “Bunu bilmeye ne var komşum! Sen hakikaten kaliteli bal satıyorsun, ama yüzün sirke satıyor birâder! Benim ise, hem kendim hem de yüzüm bal satıyor”!

 

Bir mıh bir nal, bir nal bir at, bir at bir kahraman,bir kahraman bir vatan!

 

Vakt i zamânında bir seyyah, bir han’a inmiş! Atını bağlayıp yemini, suyunu veren hancı çırağı: “Beyim, atınızın sağ arka ayağından bir mıh düşmüş, çaktırsanız iyi olur” demiş. Seyyah, “adaam sende, daha bir sürü mıh var, bir mıhdan ne olacak” demiş. İkinci handa bir mıh daha düşmüş, oradaki çırak da uyarmış, bizimki üstüne uğramamış. Üçüncü handa bir mıh daha, dördüncü handa ilk nal düşmüş, seninki gene “daha bir sürü mıh ve nal var” havasında! Lafı uzatmayalım, her handa bir mıh veyâ nal bıraka bıraka son hana gelmiiş! Oradaki çırak, “Beyim, atınızın ayaklarında nal kalmamış, önünüzde çöl var, böyle yola çıkarsanız, çölün ortasında atın ayağına bir taş batar, kendisi de orda kalır, sizi de orda bırakır. Atınızı nallatın, yola ondan sonra devam edin” demiş. Seyyâhımız, “un gibi kumda taş ne gezer” deyip sürmüş atını çöle! Çırağın dediği gibi, çölün ortasında atın ayağına bir taş batmış, at da orada kalmış seyyah da!

 

Deli suyu

 

            Baş müneccim, Çin Pâdişâhı’na günlük raporunu sunmuş: “Pâdişâhım, üç ay sonra bir yağmur yağacak, bu sudan içen herkes delirecek. Ona göre tedbirinizi alın”. Bunun üzerine Pâdişah, hemen devâsâ sarnıçlar inşâ ettirmiş. İçlerini tâze kaynak suları ile doldurtmuş.
Müneccimlerin dediği gibi üç ay sonra o yağmur yağmış. Suyundan içen herkes delirmiş. Pâdişah, önceden aldığı tedbir sâyesinde saray halkını koruma altına almış. Böylelikle, idârecilerin akıllı, yönetilenlerin ise deli olduğu bir garip hal meydâna gelmiş.
Gel zaman git zaman, sarnıçlardaki su azalmaya başlamış. Pâdişah ta, uzak halkalardan başlayarak saray ahâlîsini fedâ etmeye mecbur olmuş. Sonunda su iyice azalınca, ailesi hâriç herkese deli suyunu içirmek zorunda kalmış. Pâdişah ve âilesi akıllı, bunun dışındaki herkes deli! Hazıra dağ dayanmaz! Su iyice azalınca, âileyi de fedâ etmek icâbetmiş. Pâdişah akıllı, herkes deli!
            Bu kadar delinin içinde bir kendisi akıllı! Bir, iki, üç… Pâdişah bakmış ki olacak gibi değil, “getirin şu sudan” demiş, bir el testisi suyu tepesine dikmiş!

 

Boru yetmedi!

 

Biri matematikçi, biri kimyâcı, biri de fizikçi üç bilim adamı ava çıkmışlar. Derken hava birdenbire bozmuş, tipiden göz gözü görmez olmuş. O hengâmede bir kulübeye kendilerini zor atmışlar. Sığındıkları evin sâhibi Ahmet Ağa, üç avcıyı bir odaya almış, odun sobasını parlattıktan sonra: “Siz ısınadurun, ben içeriden Allah ne verdiyse bir şeyler hazırlayayım” deyip dışarı çıkmış. Bizimkiler biraz ısınınca bilim adamlıkları depreşmiş. Bakmışlar ki, soba bir taşın üzerine kurulmuş. Hemen bilimsel açıklamalara girişmişler. Matematikçi: “Bu adam çok esaslı matematik biliyor. Sobanın optimal yanması için gerekli bütün hesaplamaları doğru bir şekilde yapmış, sinüsü, kosinüsü, tanjantı, kotanjantı ayarlamış ve sobayı taşın üzerine kurmuş” demiş. Kimyâcı: “Olur mu? Bu adam esaslı kimyâ biliyor. Optimal yanma için gerekli kimyâsal formülleri hesaplamış, hidrojen, oksijen, azot, karbondioksit oranlarını en uygun bulduğu pozisyona sobayı yerleştirmiş” yorumunu yapmış. Fizikçi aşağı kalır mı! “Yok arkadaşlar! Bu adam esaslı fizik biliyor. Enerjinin sakınımı kânununu, hava akım yönlerini, optimal yanma yüksekliğini hesaplamış, sobanın altına taşı yerleştirmiş” açılımını getirmiş. Biraz sonra Ahmet Ağa, elinde bir tepsi ile içeri girmiş ve “Buyurun, acıkmışsınızdır” demiş. Bilim adamları bir taraftan tepsidekileri temizlerlerken, bir taraftan da ev sâhibine sormuşlar: “Ahmet Ağa! Biz kendimizce bazı bilimsel yorumlar yaptık amma, bir de sana soralım! Sobayı niye taşın üstüne koydun?”. Ahmet Ağa bütün sâfiyetiyle: “Niye olacak Beyim! Boru yetmedi de!”demiş.

 

Elim titrer!

 

Bağdat pâdişâhı kuyumcubaşını çağırtmış! “Kuyumcubaşı, Sultan Hanım’ın doğum günü yaklaşıyor! Git, çarşıyı pazarı dolaş, dünyânın en değerli mücevherini bul getir, doğum gününde kendisine hediye edeyim” demiş. “Bâşüstüne haşmetli pâdişâhım” diyen kuyumcubaşı, Bağdat çarşısını dolaşmış, sormuş, soruşturmuş, elinde portakal büyüklüğündeki bir elmas ile pâdişâhın huzûruna çıkmış. “Bu ne kuyumcubaşı?” “Emrettiğiniz üzere, dünyânın en değerli mücevheri azametli pâdişâhım”! “Oğlum, Hanım Sultan bunu ne yapacak? Yenilmez, içilmez! Bâri buna bir kulp taktır da, gerdanlık veya kolye niyetine boynuna taksın”!
“Bâşüstüne Efendimiz” diyen kuyumcubaşı, Bağdat Çarşısı’nın en usta kuyumcusunun kapısını çalmış! “Selamünaleyküm Nûman Ustam”! “Aleykümselâm kuyumcubaşım! Hayrola, hangi rüzgar attı sizi buralara”? “Ustam, şu elmasa bir kulp takılacak, sebeb-i ziyâretim budur”! Elması alan ustanın elleri titremeye başlamış! “Ben buna delik açamam kuyumcubaşı”! “Niye ustam”?  “O kadar kıymetli ki, elim titrer, ufacık bir hatâ kırılmasına yol açar, bu da pâdişâhımızın hiç hoşuna gitmez herhalde”! “Pekî ne yapacağız”? “Şam’da benim ustam Hâlit Usta var, bir de ona gösterseniz”!
Kuyumcubaşı pürtelaş Şam yolunu tutmuş! Araya sora Hâlit Usta’yı bulmuş, merâmını anlatmış. Elması gören Hâlit Usta’nın da elleri titremeye başlamış ve: “Ben buna, değil delik açmak, elimi bile süremem”! demiş. “Ne yapacağız ya”? “Bu işi yapsa yapsa, Hindistan’daki ustaların ustası Gulam Ahmet Usta yapabilir, bir de ona gösterin”!
Kuyumcubaşı süklüm püklüm geri dönmüş, durumu pâdişâha arzetmiş. Pâdişah küplere binmiş! “Sana 15 gün müsâde! Bu işi hallettin hallettin, yoksa kelleni alırım”! demiş.
Kuyumcubaşı can havliyle Hindistan’ın yolunu tutmuş! Zahmetli bir yolculuktan sonra ustaların ustasını bulmuş, durumu anlatmış! “Aman ustam, ocağına düştüm, bu işi yapsan yapsan sen yaparmışsın! Şu elmasa bir delik aç ta başımı kurtarayım”! demiş. Usta, içeride çalışmakta olan çırağına seslenmiş! “Abdullah”! “Buyur ustam”! “Şunu del de getir”! “Bâşüstüne ustam”! Elması alan çırak, içeri geçmiş, tık diye delmiş, geri getirmiş! “Ustam ne yaptın”? “Bu elması ben de delemezdim, çünkü kıymetini biliyorum. Çırağım ise devamlı yaptığı, sıradan bir iş olarak gördü ve deldi getirdi”! demiş.