Prof. Dr. Mustafa ŞENOL
Kısa Hikayeler - II

 

Ye kürküm ye!

 

            Lise eğitiminin bitimine bir hafta-on gün kadar bir süre kalmış, 19 Mayıs törenlerinde lisenin bayrağını her zamanki gibi Mâhir taşımıştı. Mâhir, Nevşehir'in zengin ailelerinden manifaturacı Palamutlar'ın oğlu idi. Gâyet düzgün giyinir, iyi futbol oynar, güreş müsâbakalarında liseyi temsil ederdi. Bu işlerden derslerine yeteri kadar vakit ayıramadığından olacak, sosyal hayâtındaki başarıları, derslerdeki başarısızlıkları ile paralel bir seyir izlerdi.
25 Mayıs'ta notlar idâreye teslim edilmiş ve lise birincisi olduğum kesinleşmişti. Gençlik hâlet-i rûhiyesi ile gönlüme sanki bir gurur gelir gibi oldu. Kendimde, "Madem birinci oldum, 27 Mayıs'ta lisenin bayrağını ben taşımalıyım" diye bir hak gördüm. 1972'lerde, şimdilerde olmayan "27 Mayıs Hürriyet ve Anayasa Bayramı" diye bir bayram daha kutlanırdı. Demokrasiye müdâhale eden, seçilmiş başbakanı ve bakanları idâm eden güçler, "deliye her gün bayram" kâbilinden, nevzuhur bir bayram daha ihdâs etmişlerdi. 12 Eylül darbecilerinin yaptığı nâdir iyi işlerden birisi de bu utanılası bayramı ortadan kaldırmak olmuştur.
Kendi kendime münâsip gördüğüm hakkımı tahakkuk ettirmek üzere, müdürümüz ve aynı zamanda coğrafya öğretmenimiz olan Muzaffer Bey'in kapısını çaldım. Müdür Bey'in resmî bir edâ ile, "Buyur Mustafacığım" hitâbı üzerine, "Hocam, uygun görürseniz, 27 Mayıs'ta lisenin bayrağını ben taşımak istiyorum" dedim. Muzaffer Hoca beni, ömür boyu unutamayacağım bir bakışla, baştan aşağı şöyle bir süzdü, biraz duraksadı. O kısa aralıkta, kelimelerle değil ama bakışlarıyla sanki bana şunları söylüyor gibi geldi: "Sırtındaki ters yüz edilmiş cekete, altındaki aylardır ütü yüzü görmemiş, rengi atmış pantolona, üzerindeki kırış kırış gömleğe, ayağındaki partal ayakkabıya, boynundaki ip gibi bağlanmış, ilk bağlandığı hâliyle duran ve yağlanmış gravata bir baktın mı? Bu kıyâfetle mi taşıyacaksın lisenin bayrağını?"
Müdür Bey, hafifçe öksürdükten sonra; "bayrağı Mâhir taşıyacak Mustafacığım" dedi. Kıpkırmızı kesildim, kısık bir sesle, "peki Hocam" deyip Müdür Bey'in odasından çıktım.  "Essahtan bir haltmış gibi, lise birincisi olmuşsun. Üzerinde çul olmadıktan sonra neye yarar oğlum. Dünyâ, her zaman olduğu gibi, şimdi de 'ye kürküm ye' dünyâsı. Bir köylü çocuğu, hangi cesâretle lisenin bayrağını taşımaya tâlip olabilir" diye müthiş bir iç mücâdele halinde merdivenlerden inip bahçeye çıktım.
...........
Yaz tâtilinde üniversite giriş sınavları vardı. O yıllarda lise mêzunları 2 sınava girerlerdi. ODTÜ bir sınav, onun dışındaki bütün üniversiteler de bir sınav (merkezî sistem sınavı) yapardı. Her iki sınava da girdim, ikisi de iyi geçti. O sene meşhur Türkiye klasiklerinden biri yaşandı ve sınav soruları çalındığı için merkezî sistem sınavı iptal edildi. Temmuz ayında adresimize, ODTÜ Kimya Mühendisliği'ni kazandığıma dâir belge ulaştı. Belgede, Eylül ayında kayıt yaptırmam gerektiği ve kayıt için gerekli belgeler yazılı idi. Ben çok sevindim. Öyle ya; Türkiyenin bütün üniversitelerine denk olan bir üniversiteyi kazanmıştım. Eylül'de tekrarlanan diğer sınava girme lüzûmu hissetmedim. Ağustos'un sonuna doğru, diplomamı veya bitirme belgemi almak üzere lisenin yolunu tuttum. Görevli mêmur, hazırlanmış belgeyi bir zarfa koyarak, imzâ karşılığında bana teslim etti. Oraya kadar gitmişken, lise eğitimim boyunca büyük yardımlarını gördüğüm, aynı zamanda velîliğimi de yapan müdür başyardımcısı Ali Osman Bey’i de ziyâret etmeliydim. Ali Osman Hocam, başarımdan dolayı beni tebrik etti, bir gazoz ikrâm etti, yanında muhafaza ettiği son döneme âit takdirnâmemi de verdi.
Sevinç ve huzur içinde liseden çıktım, beni kasabamıza götürecek dolmuşa binmek üzere minibüs garajına doğru yürümeye başladım. Garaja girmek üzereyken, birisinin arkamdan, "Mustafa" diye seslendiğini duydum. Dönüp baktığımda, Ziraat Bankas'ında veznedar olarak çalıştığını bildiğim ve sınıf arkadaşlarımdan Sâlim'in babası olan Mustafa Bey'i gördüm. Mustafa Bey; "ben 'Fakir ve Muhtaçlara Yardım Derneği'nin şûbe başkanıyım. Dernek olarak, yüksek öğrenim hayâtın süresince sana burs vereceğiz" dedi. Ben; "teşekkür ederim ama, benim böyle bir talebim veyâ mürâcâtım olmadı, bana ne sebeple burs vereceksiniz?" dedim. "Derneğimiz her sene, liseyi ilk 3 sırada bitirenlere karşılıksız burs vermektedir. Bu seneki isimleri öğrenmek üzere liseye gelmiştim. O sırada, arkadaşım olan Ali Osman Bey'i de ziyâret ettim. O da, 'lise birincimiz az önce buradaydı' deyince hemen arkandan yetişeyim diye ondan müsâde istedim ve seni yakaladım".
"Sana burs vereceğiz ama, 3 tane de şartımız var: Birincisi, sınıfta kalmak yok, başarısızlığa pirim vermeyiz. İkincisi, şu anda sende vâr olduğunu bildiğimiz istikâmeti koruyacaksın, köklerinle bağını koparmayacaksın. Üçüncüsü ise, ilerde elin ekmek tutar hâle geldiğinde, sen de desteğe ihtiyâcı olanlara yardımcı olacaksın". Ben tekrar teşekkür ettim, şartlarına harfiyen riâyet edeceğimi belirterek, sevinç içinde rahmetli Garip Ahmet'in minibüsüne bindim.
Yedi yıllık öğrenim sürem boyunca, devletin verdiği burs miktârı kadar bir miktar da bu dernekten geldi ve ben oldukça rahat bir öğrenim hayatı geçirdim.
Alın terim ve lise öğrenimim boyunca gösterdiğim gayret, uyduruk bir bayramda bayrak taşımak yerine, 7 yıl süren ve hayâtımı çok çok kolaylaştıran reel bir destekle ödüllendirilmiş oldu. Bu arada verdiğim 3 söze de riâyet etmeye tüm gayretimle devâm ediyorum.

Not: Tabî ki ODTÜ'den doktor çıkmıyor. Bir sonraki yıl tekrar sınava girerek Gevher Nesîbe Tıp Fakültesi'ne geçiş yaptım.

 

Vazgeçilmez!

 

Mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez zannedenlerle doludur”*

Garip Ahmet muayenehaneden içeri girdiğinde yüzüne ölü benzi vurulmuştu ve nefesini omuzlarından alıp veriyordu. Doktor Mustafa onun bu hâlini görür görmez, telaşlandığını belli etmemeye çalışarak; “Ooo, Ahmet Âbi hoş geldin, hayrola” dedi. Garip Ahmet; “Doktorum, nefesim biraz daraldı da bir muayene olayım diye geldim” dedi. “Âbi şöyle uzan da bir bakayım” diyerek hastayı muayene masasına yatıran doktor, büyük tansiyonu 6, küçük tansiyonu ise 2 olarak ölçtü. Nabız filiform olup zor alınıyordu. Dinlediği kalp fibrilasyondaydı, bıçağın sırtında, dursam mı devam mı etsem arasında gidip geliyordu. Akciğer tabanlarında yaygın kaba raller duyuluyordu. Garip Ahmet’in, kalp yetmezliğinin en uç noktasında ve ölümün kenarında olduğunu gören doktor, hızla serum taktı, damardan 1 ampul “Cedillanid” yaptı. Beş dakika sonra 1 ampul de “Lasix” yapıp muayeneyi tekrarladığında kısmi bir düzelme olduğunu tespit etti.
Onbeş dakika kadar sonra Garip Ahmet kendisini oldukça rahat hissediyordu. “Doktorum, eline sağlık, serum çok iyi geldi, nefesim açıldı, iyice rahatladım, müsâdenle  ben gideyim, araba aşağıda bekliyor” dedi. “Dur bakalım Ahmet Âbi, telaştan sana bir çay bile ikrâm edemedim, hem biraz konuşmamız gerekiyor” dedi Doktor Mustafa. Komşu çay ocağından iki çay söyledi, Garip Ahmet’i karşısına oturttu. “Motoru çok yormuşsun Ahmet Âbi, en az bir ay ve yatarak dinlenmen gerekiyor. Ben az önce hafif bir takviye yaptım ama bu etki geçici bir durum. Birazdan seni kalp uzmanı bir arkadaşıma göstereceğim, esas tedâviyi o yapacak”. “Ama doktorum, aşağıda bir minibüs yolcu beni bekliyor, ayrıca mektup torbaları ve posta kolilerini de iki saat içinde Kayseri Postânesi’ne yetiştirmem gerekiyor” dedi Garip Ahmet. “Ahmet Âbi, ben yeğenine haber verdim, az sonra burada olur, arabayı onunla göndeririz”. “Ama doktorum, Mâruf neyi nereden alacağını, hangi paketi nereye bırakacağını, hangi evrakı kime imzalatacağını bilemez ki!”. “Ahmet Âbi, zannediyorum işin ciddiyetini anlatamadım, durum oldukça kritik. Allah korusun, direksiyon başında sana bir hal olursa, postayı mostayı bırak, yolcuların can güvenliğini kim garanti edebilir, kendi canını düşünmesen bile bunun vebâlini taşıyamazsın, ben de buna izin veremem”.
Garip Ahmet’in yeğeni Mâruf geldi, amcasından gerekli bilgi ve tâlimatları alıp Nevşehir-Kayseri arasında posta taşımacılığı yapan ve ön kapağında “GARİP” yazan 1978 model kırmızı Ford minibüsle, Uçhisar-Ortahisar-Ürgüp-İncesu-Kayseri güzergâhından yolcularını ve posta muhteviyâtını yerine ulaştırmak üzere hareket etti.
Doktor Mustafa, babası gibi sevdiği Garip Ahmet’i aynı binada muayenehânesi olan kardiyolog Levent Bey’e götürdü. “Levent Hocam, Ahmet Âbi, benim babam yerindedir. Altı yıllık orta ve lise tahsilimiz boyunca, minibüsü ile sabah bizi Uçhisar’dan aldı Nevşehir’e getirdi, akşam da Nevşehir’den aldı kasabamıza geri götürdü. Paramız varsa, ne verirsek onu alırdı, yoksa zâten istemezdi. Îcâbında cebimize harçlık koyduğu da olmuştur. Demin biraz rahatsızlanmış, bana uğradı, kalp yetmezliği olduğunu görünce âcil müdâhaleyi ben yaptım, damardan bir ampul glikozid ve bir ampul diüretik uyguladım. Kısmen rahatladı, ama teşhisi kesinleştirelim ve tedâviyi düzenliyelim diyerek size getirdim. Bundan sonra Ahmet Abim’in emâneti sizedir” diyerek hastayı yeni doktoruna teslim etti.
Levent Bey, hastayı dikkatlice muayene etti; tansiyonunu ölçtü, kalbini ve akciğerlerini dinledi, batın palpasyonunu ve ekstremite kontrollerini yaptıktan sonra EKG’sini çekti ve EKO yaptı. “Ahmet Bey, Mustafa Hocam’ın teşhisine ben de katılıyorum, kalbiniz çok yorulmuş, ileri derecede kalp yetmezliği gelişmiş. Sizi bir süre hastânede yatırıp tâkip edeceğiz, sonra da uzunca bir ev istirahatine alacağız” dedi. Garip Ahmet, biraz isteksizce de olsa iki doktorun ortak tavsiyesine uymak zorunda kaldı, hastâneye yatmayı kabûl etti. Levent Bey hastâneyi arayıp yatağını hazırlattı, uygulanacak tedâviyi kardiyoloji sorumlu hemşiresi Serap Hanım’a târif etti. “Mustafa Hocam, hastamıza servisimize kadar refâkat edebilirseniz sevinirim, yürütmezsek iyi olur, bir araba ile götürelim. Hemşire hanım gerekenleri yapacak, ben akşama doğru uğrayıp tekrar göreceğim”.
Doktor Mustafa, Garip Ahmet’i hastâneye götürdü, yerine yerleştirdi, gerekli ufak-tefek malzemeleri têmin etti. “Ahmet Âbi, şimdi ben müsâdeni istiyorum, akşama doğru Levent Bey gelip kontrol edecek, yârın sabah ta ben uğrayacağım. Evden gelecek birşeyler varsa eve uğrar alır getiririm, bu arada yenge hanıma da bilgi veririm, merak etmesinler. Haydi Allah’a emânet ol” diyerek işine döndü. Yolda Garip Ahmet’in, çocuğu olmadığı için kendisine “garip” lakâbını yakıştırdığını, çok fedâkar ve yardımsever bir yapısı olduğunu, tanıyanlar tarafından ne kadar sevildiğini düşündü.
Ertesi sabah hastâneye giden Doktor Mustafa, Garip Ahmet’i yatağında göremeyince “yoksa !” diye telaşlanarak hemşire odasına koştu. Serap Hemşirehanım, “hoşgeldiniz doktor bey, hastanızı bütün ısrarlarımıza rağmen maalesef tutamadık, yarım saat kadar önce ayrıldı. Kendisini gâyet iyi hissettiğini, işinin başına dönmek zorunda olduğunu söyledi, size de selâmı var” dedi. Hızla postâneye giden Doktor Mustafa, Garip Ahmet’in biraz önce, arabasındaki 13 kişi ile birlikte Kayseri’ye hareket ettiğini öğrendi. Lahavle çekip, Göreme Oteli’nin karşısında bulunan muayenehanesine çıktı.
Akşam işi bitince ilk işi Garip Ahmet’in Uçhisar’daki evine koşmak oldu. Garip Ahmet, akşam yemeğini yemiş, hanımı ile karşılıklı çay içiyordu. “Ooo doktorum, hoşgeldin, niye zahmet ettin. Ben, gördüğün gibi çok iyiyim. Zâten Levent Bey’in verdiği hapları da kullanmaya başladım, evelallah bir haftaya hiç bir şeyim kalmaz” dedi. “Hanım, doktorumun çayı biraz demli olsun, yanına da az önceki sıcak börekten koy”. “Ahmet Abi, anlaşmamıza uymadın, beni üzdün. Acelen neydi, böyle kaçar gibi apar topar hastâneden ayrıldın, Levent Bey’e de mahcup olduk” diye sitem etti Doktor Mustafa. “Doktorum, dün Mâruf bütün işleri karıştırmış, kolileri yanlış yerlere bırakmış, torbaları almayı unutmuş, hâsılı kelam, ortalığı arap çorbasına çevirmiş. Postâneden arayıp şikâyet ettiler. Ben de ‘bu işleri kendi elinle yapmazsam böyle olur’ diye kahırlandım, kendimi de iyi hissediyordum, kalkıp gittim, bütün işleri eski düzenine oturttum” diye cevapladı Garip Ahmet. “Ahmet Âbi, kusura bakma da, sen hâlâ işin ciddiyetini tam olarak anlamış değilsin gâlibâ. Dün de konuştuk, Allah muhafaza direksiyon başında sana bir hâl olursa, sâdece kendini değil bir araba dolusu yolcuyu da ölüme sürüklersin. Kendinle berâber başka insanları da tehlikeye atmaya hakkın yok. Olmaz amma, farz-ı muhal, bir aylığına öldüğünü farzet; ne Kayseri yolcusu, ne posta torbaları, ne de evraklar yerinde kalır. Birileri senin yerine bu işleri yapmaya, dünyanın çarkını döndürmeye devâm eder” diye üsteledi Doktor Mustafa. Garip Ahmet, “öyle mi doktorum, bizim durum gerçekten vahim diyorsun. Ne yapalım, mâdem oluyormuş, bir aylığına ölelim bakalım. Biliyorsun Ankara’da birâder var, oraya gideyim. Büyük şehrin doktoru da büyük olur derler, orada bir rektefeden geçelim” diye boynunu büktü.
Ertesi gün Doktor Mustafa, Hacettepe’den hocası, meşhur kardiyolog Profesör Aydın Bey’den, Garip Ahmet için iki gün sonrasına randevu aldı. Aynı gün Ankara’ya giden Garip Ahmet, kardeşinin İncesu’daki evine misâfir oldu.
Randevu günü Uçhisar’da bir salâ verilmeye başlandı. Salânın bitiminde müezzin “kasabamızın sevilen minibüsçülerinden, Garip Ahmet ismiyle mâruf Ahmet Ölmez, Ankara’da Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Cenâzesi, yârın öğle namazını müteakip kasaba  mezarlığına defnedilecektir. Mevlâ rahmet eyleye” diyerek ve bunu üç defâ tekrâr ederek cenâzenin kimliğini kasaba halkına duyurdu. Garip Ahmet, randevusuna gitmek üzere evden çıkıp kardeşinin arabasına binerken, bir ayağı dışarıda, ön koltukta dünyanın dağdağasından kurtulmuştu.
Vefâtından kısa süre sonra kırmızı minibüsü satıldı, üzerindeki “garip” yazısı silindi. Şimdi başka “kendisini vazgeçilmez sananlar” Nevşehir-Kayseri postasını götürüp getirmeye devâm ediyorlar.
*Fransız atasözü, Mevlana’ya da atfedilir.

Öyle yaşadı, öyle öldü!

Sâlih Dedeoğlu (Dedoğlu), güneşle birlikte atını arabaya koştu, Çakalbayırı’ndaki gılamadayı getirmek üzere yola çıktı. Önümüzdeki hafta, kadınlar evde 12 testi kış ekmeği yapacaklardı. Ekmek pişirilirken en çok işe yarayan yakacaklar, zelderi çıtılgısı ile gılamada idi. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra bağa vardı, gılamadayı yükledi, iki defa çapraz şekilde urganla bağladı. Köye dönerken, gelişin aksine yol haylice yokuştu. Sarıkaya’nın yanında yan kayışlardan birisi koptu. Bir sigara yakan Dedoğlu, bir taraftan kopan kayışı urganla bağlamaya uğraşırken bir taraftan da kelime hazînesindeki en okkalı küfürleri sıralıyordu. Nasıl sövmesindi ki! Birazdan yeni yaptırdığı odanın tavan betonunu dökmek üzere adamlar gelecekti. Bu usta ve amele takımı zaten külliyen sahtekardı. O olmadan iskeleyi nasıl kurarlar, kalıbı nasıl çakarlar, demiri nasıl döşerler, betonu nasıl karıştırırlar, suyu nasıl telef ederler, bilinmezdi.
Eve, hesapladığından bir saat kadar geç gelebildi. Geldiğinde bir kalıpçı, bir demirci ve iki amele işe başlamışlardı bile. Adamlara selam verip, karısının hazırladığı kahvaltı sofrasına oturdu. Bir tas tarhana çorbası içti, sigarasını yaktı, çayını eline alıp işçilerin yanına vardı. Büyük oğlu işçilere çay ikram diyordu. İlk dikkatini çeken iskeledeki yamukluk oldu. Tavan direklerini çakmaya uğraşan kalıpçıya bağırdı:

  • Lan usta bozuntusu, bu nasıl iskele oğlum, üstüne bir köfek taşı koysam yıkılacak. İlk kürekle birlikte tepemize uçar lan bu direkler!

Kalıpçı Osman Usta, Dedoğlu ile asker arkadaşı idi. Sâlih’in küfürbazlığından, askerde de başlarına gelmedik hal kalmamıştı. Köyde, Dedoğlu kadar okkalı, endâzeli, sunturlu söven ikinci bir kimse yoktu. Onun bu tarz konuşması, kendisine taltif gibi gelir, işi şamataya boğmak için kendisi de husûsen Dedoğlu’nun nasırına basar, en yakası açılmadık küfürleri ettirmek için bütün mahâretini kullanırdı.

  • Dedoğlu, işime karışma. Sen ne anlarsın iskeleden, ne anlarsın kalıptan. O iskele seni, beni taşıdığı gibi üstüne yedi sülâleni de yığsan yıkılmaz evelallah!
  • Bi yıkılsın da o zaman gösteririm ben sana Hanya’yı Konya’yı!
  • Konya’yı anladık ta Hanya nere oluyor emmoğlu?
  • Bana laf yetiştireceğine keserin önünde yamuk giden çivine bak oğlum!

Beton karmakta olan amelelere yöneldi:

  • Çimentoyu top top bırakmayın, iyice karıştırın, mülemâ gibi bir beton isterim ha!
  • Merak etme Salik Emmi, istediğinden âlâ olmazsa yevmiyemizi vermezsin, diye cevapladı Guddüs’ün Ahmet.
  • Lan Yaşa, tam 300 kilo demir aldırdın bana, bi yetiştirme de göreyim.
  • Yetişir, yetişir, sen gönlünü ferah tut Dedoğlu, dedi Demirci Yaşar Usta.

Bir kalıpçıya, bir demirciye, bir amelelerin yanına varıyor, direktifler veriyor, dudağında sigara, elinde çay, essahtan mütâyitlik yapıyordu. Bu arada, betonun karılması bitmiş, kalıp tamamlanmış, demir döşenmiş, beton, atılmaya hazır hâle gelmişti. İşçiler, karılmış betonu iskeleye atmaya başladılar. 25-30 kürek atmışlardı ki, iskele gıcırdamaya başladı.

  • N’oluyor lan Osman?
  • İskele yaylanıyor, bişey olduğu yok. Ahmet, çık iskeleye, betonu dama aktar.
  • Olur Usta.

Ahmet’in zıplayıp üstüne çıkması ile iskelenin yere yayılması bir oldu.

  • Vay anasını! N’oldu lan usta bozuntusu, senin iskele yedi sülâleme değil iki kürek betona bile dayanamadı.
  • Ben de annamadım yav, iyicene de sağlamlamıştım.
  • Belli, belli. N’olacak şimdi?
  • N’olacağı var mı, yeniden kuracağız.
  • İnşallah bu seferki de yıkılır da seni şurada deve gibi bağırta bağırta keserim.

Dedoğlu hırsla hayatta dolanmaya başladı, sigaranın birini yakıyor, birini söndürüyordu. Son günlerde ara sıra midesinin üzerine oturan ağrı, yeniden ve daha ağır bir şekilde kendini göstermeye başlamıştı. Ne inat ve aksi bir adamdı, karısının devamlı yalvarmalarına rağmen, ne günde iki paketi bulan sigaradan, ne de zifir gibi demli çaydan vazgeçmemiş, bir doktora da gitmemişti. Gün boyunca avuç avuç karbonat atıyor, böylece midesi bir nebze olsun yatışıyordu.
Osman Usta çöken iskeleyi ayırdı, daha dağlam bir şekilde yeniden kurdu. İyice kontrol etti, bu sefer yıkılacak gibi durmuyordu. İşçiler betonu iskeleye aktarmaya başladılar. Bu arada Haceli küreği biraz fazla zorlamış olacak ki, gürgen sap, çatt! diye kırılıverdi.

  • Ha oğlum, cinlerimi tepeme çıkarmada bu ustan olacak herifle yarışa mı girdin? Nerden bulacağım ben sana şimdi sapı sağlam küreği?
  • Merak etme Salik emmi, bir tane yedek getirdiydim.

Midesindeki ağrı döşüne doğru yayılmaya başlamıştı. Cebinden çıkardığı küçük naylon torbadan bir avuç karbonat aldı, susuz yuttu. Her zaman 10-15 dakka sürüp geçen ağrı bu sefer inatçıydı. Bir sigara daha yaktı, sol elini midesinin üzerine bastırdı, biraz rahatlar gibi oldu.
Bu arada, Yaşar Usta, demir döşemenin bağlantılarını da bitirip aşağı inmişti.

  • Bana müsade Dedoğlu, Ağa’nın Şevket’in arabasının şınaları gevşemiş, dükkanda beni bekliyor.
  • Dur oğlum dur, şu usta müsveddesi işini bitirsin de öyle git. İskelesi çürük adamın kalıbına nasıl güveneceğiz. Belli mi olur, o da tepemize göçer!
  • Fırsat eline geçti Dedoğlu, say bakalım daha ne çürüğümüz, çarığımız, kusurumuz varsa! dedi Osman Usta.
  • Ahmet! Haceli! Atın lan şu herifin betonunu da bir an evvel dilinden kurtulalım!

Ahmetle Haceli, iskeledeki betonu odanın damına aktardılar, yere inip kalan betonu tekrar iskeleye, oradan da dama attılar. Osman Usta dama çıktı, dökülen betonu masdarlamaya başladı.

  • Haceli, kolum kaldırmıyor oğlum, şu masdarın ucundan tutuver hele!

Haceli de dama çıktı, Osman Usta’yla beraber masdar çekmeye başladı. Dedoğlu aşağıdan endişeli gözlerle onları tâkip ediyor, bir taraftan da bağırıyordu:

  • Çok uca gelmeyin lan, sonra aşağı uçar da bir tarafınızı kırarsanız karışmam ha!
  • Sen de bizi çocuk yerine koydun yav Dedoğlu. Azarın, zılgıtın bini bi para! Bi daha senin işine gelirsem iki olsun! Al işte, en uca kadar geldim, de bakalım diyeceğini! demeye kalmadı, saçağın altındaki dikmenin kırılması ile Osman Usta’nın, kalıp ve betonla karışık yere inmesi bir oldu.
  • Lan sizin yapacağınız işin de, ustalığınızın da, ameleliğinizin de, betonunuzun da, demirinizin de, çimentonuzun da, anasını avradını, çoluğunu çocuğunu ........ diye bağırırken, göğsüne bir bıçak saplandı, îman tahtası altında yakıcı bir ağrı hissetti, gözleri karardı, yere düştü.

Hemen, belediye minibüsünü süren damadı Deli Yusuf’un oğluna haber verdiler. Hüseyin, battaniyeye koydukları baygın vaziyetteki Dedoğlu’nu 5 kilometre uzaklıktaki şehir merkezine, hemşerileri olan doktor Mustafa Bey’in, minibüs durağının yakınındaki muayenehânesine yetiştirdiğinde, olayın üzerinden 10 dakîka geçmiş geçmemişti. Yüzüne ölü benzi vurulmuş olan Dedoğlu’nun tansiyonunu alamayan Mustafa Bey, dinlediği mitral ve triküspit odaklardan da ses sedâ duyamadı. Bütün sistemi sükût etmiş olan Dedoğlu’nun dudakları hâlâ kıpırdıyordu:

  • Anasını avradını, çoluğunu çölmeğini, eniğini cücüğünü......

Doktor Mustafa Bey, Dedoğlu’nun gözlerini kapatırken, “nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” hikmetine aynel yakîn şâhit olmanın verdiği şaşkınlıkla:

  • Öyle yaşadı, öyle öldü, böyle yaşadı, böyle öldü. Allah taksirâtını affetsin! diye mırıldanıyordu.

Gılamada: Budanmış bağ çubuğu
Zelderi: Zerdali, kayısı
Çıtılgı: İnce, kısa dal parçaları
Yan kayış: Arabayı çeken, hamut ile falaka arasındaki sağlam ve enli deri şerit
Köfek taş: Çok hafif, beyaz, gözenekli taş, pomza
Mülemâ: Macun, krem
Şına: Tekerin çevresindeki demir kasnak
Masdar: Betonu tesviye etmekte kullanılan düzgün tahta parçası

Ilık sarı su!

1985 yılıydı. Memleketim olan Nevşehir’de serbest pratisyen hekim olarak çalışıyordum. Bir gün, merkeze bağlı Çardak köyünden 45 yaşlarında bir kadın, yanında kocası olduğu halde muayenehâneme geldi. Çardak köyünün çoğunu tanırdım. Biraz hal hatır sorma ve hoşbeşten sonra esas meseleye geldik. Kiraz Hanım’a şikâyetini sordum. “Bir dokun, bin âh işit kâse-i fağfurdan” sözü sanki onun için söylenmişti. Başladı anlatmaya:
- Ah dohtur beyim ah, ben bu derdi tam 18 senedir çekiyorum. Gitmediğim dohtur, gitmediğim hastâne, gitmediğim hacı-hoca kalmadı. Hiçbir kimse bendeki bu maraza bir çâre bulamadı. Bizim köyde seni pek bi metettiler, son bir umut sana geldik.
- Dur bakalım Kiraz Hanım! Ölüm ve ihtiyarlıktan başka her derdin devâsı vardır. Sen hele şu derdini etraflıca bir anlat, inşallah beraberce bir çâre buluruz, dedim.
- 18 senedir, suğsünümden ılık, sarı renkli bir su çıkıyor, lıkır-lıkır akıyor, sonra pöçüğümden içeri girip kayboluyor. Sırtımdan aşağı sanki ılık ve ıslak bir yılan kayıyor, diyerek derdini anlattı.
Psikiyatrik bir durum ile karşı karşıya olduğumu anlamıştım. Hastanın şikâyetini muayene kartına ciddiyetle işledim. Başkaca önemli bir sağlık problemi olmadığını söyledi. Tepeden tırnağa güzel bir fizik muayene yaptım. Bedenen gâyet sağlıklı bir hanımdı. Kendi kendime: “git bire kadın, bir şeyin yok, maşallah turp gibisin” desem, bu hasta, daha çook doktor doktor dolaşır. Ben buna bir psikoterapi yapayım, dedim.
- Kiraz Hanım, şu ensenden çıkıp, kuyruk sokumundan içeri girerek kaybolan suyu biraz daha târif edebilir misin?
- Dohtur bey, bendeki bu su; ılık, kavuniçi renkli, biraz koyuca (kıvamlıca), yavaş akan bir sudur. 18 senedir hiç kesilmeden, devr i dâim yaparak akıyor.
Laboratuvara geçtim, 10’luk bir enjektöre 1 ampul Calcium Sandoz ve 1 ampul Bemiks çektim. 5 dakîka hafif sıcak bir suyun içinde beklettim. Hastanın târif ettiğine benzer ılık ve koyu sarı renkli bir sıvı olmuştu. Tekrar muayene odasına döndüm.
- Bak bakalım Kiraz Hanım, bu su, senin sırtında yıllardır akan suya benziyor mu?
Hasta enjektörü eline aldı, inceledi ve:
- Tıpkısının aynısı dohtur beyim, dedi.
Gayet ciddî ve güven telkin eden bir edâ ile:
- Bazı hastalıklarda, “çivi çiviyi söker” misâli tedâviler uygulanır. Senin hastalığın da bu gruptan bir hastalıktır. Dolayısıyla, bu enjektördeki suyu kalçandan yapınca, yıllardır sırtından aşağı akan o su 10 dakika içinde kesilecektir. 10 dakika içinde kesilmezse derdin bana gelsin, dedim.
Hasta muayene masasına yüzükoyun uzandı. Calcium-Bemiks karışımını yavaş yavaş intramusküler enjekte etmeye başladım. Yarısına gelmeden, inleyerek:
- Dohtur bey, bu ne ağulu bir ilaçmış, dedi.
- Ee, 18 senelik derdi ancak böyle ağulu bir ilaç iyileştirebilir, dedim ve enjeksiyonu tamamladım.
- Şimdi saate bakalım, 10 dakikaya kalmadan tesirini göreceğiz, dedim. Saate baktık. 7-8 dakika olmuştu ki;
- Tamam!, kesildi!, hay Allah senden razı olsun dohtur beyim. Dedikleri kadar varmışsın, diye sevinçle bağırdı.
Nevşehir’den ayrıldığım 1988’e kadar Kiraz Hanım, Pazartesi günleri, pazara gelen kocası ve yakınları aracılığıyla bâzen tavuk, bâzen yumurta, bazen de süt göndererek, Anadolu insanına has kadirşinaslığını devâm ettirdi. Hayattaysa hayırlı ömürler, vefât ettiyse Allah’tan rahmet dilerim.                                                             

Suğsün (süksün): Ense kökü
Pöçük: Kuyruk sokumu