Prof. Dr. Mustafa ŞENOL
Masalın Hikayesi

Bu masalı yıllar önce bir radyo programında dinlemiştim.

Dünyanın En Akılsız Adamı

 

Bir varmııış, bir yokmuş, Allah‘ın kulu pek çokmuş, lâkin bu masalı benden başka bilen hiç kimse yokmuuuş!
Evvel zamân içinde, kalbur samân içinde, cinler cirit oynarken eski hamâm içinde! Develer dellal1 iken, pireler berber iken, ben babamın beşşiğini tıngııır mıngır sallarken! Babam düştü beşşikten, annem düştü eşşikten. Onlar ermiş murâdınaaa, biz gelelim masalımızaaa!
Çoook eski zamanlarda, memleketlerden bir memlekette, çoook fakir bir adam yaşıyormuş. Bütün çabalamalarına, bütün didinmelerine rağmen, bir türlü iki yakası bir araya gelmiyor, fakirlik yakasını bir türlü bırakmıyormuş. Her işi ters gidiyor, tuttuğu her dal elinde kalıyormuş. Fakirliğin iyice canına tak ettiği bir gün:
- Yok arkadaş, bu iş böyle olmayacak! Gidip, çarkımı devamlı ters çeviren şu feleği bulup, çarkımı düzelttirmekten başka çâre kalmadı! demiş.
Sormuş, soruşturmuş, feleğin gün batımı tarafında altı aylık mesâfede oturduğunu öğrenmiş. Çıkınına biraz kuru ekmek biraz da yiti2 peynir koyup yola koyulmuş. Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, yolu bir ormana rastlamış. Bakmış ki bir ayı! Durduğu yerde duramıyor, başını taştan taşa vuruyor!
- Hayrola ayı kardeş, bir derdin mi var? diye sormuş.
- Sorma kardeş sorma! Başımda bir ağrı var, yıllardır bir çâresini bulamadım. Ancak böyle başımı taşlara vura vura biraz rahatlıyorum. Ya senin yolculuk ne tarafa, nerden gelir, nere gidersin?
- Fakirlik canıma tak etti, neye el attıysam elimde kaldı! Gideyim şu feleği bulayım, çarkımı düzelttireyim dedim, yola koyuldum. Yâni lafın kısası, feleği bulmaya gidiyorum.
- İşin gücün rast gelsin, Allah yolunu açık etsin. Eğer feleği bulursan, kendi işini yoluna koyduktan sonra, şu baş ağrımın çâresini de bir sorsan! Ne de olsa felektir, elbette bunun da çâresini bilir!
- Tabî ayı kardeş! Eğer feleği bulursam, senin derdinin çâresini de mutlaka sorarım. Haydi bana müsâde, yolcu yolunda gerek!
İki ay kadar yol aldıktan sonra, bir gün, çift süren bir ihtiyara rastlamış. İhtiyar, ilerlemiş yaşına rağmen, sıcağın altında, kan ter içinde didinip duruyor.
- Selâmünaleyküm baba, kolay gelsin!
- Aleykümselaam evlat, kolaysa başına gelsin!
- Bu yaşında hala çalışıyorsun, sana yardım edecek kimin kimsen yok mudur?
- Sorma evlat sorma! Allah iki evlat verdi amma, onları benden daha çok seviyormuş ki, benden önce yanına aldı. Bir Köroğlu, bir Ayvaz3, kaldık ortada! Elde yok, avuçta yok, muhânete muhtâc olmamak için, debelenip duruyorum! Ya senin yolun ne tarafadır, nerden gelir nere gidersin?
- Ben de senin gibiyim be babacığım! Ne yaptım ne ettiysem bir türlü tâlihim yâver gitmedi, fakirlik döşüme bağdaş kurdu! “Gideyim, şu feleği bulayım, çarkımı düzelttireyim de işlerim yoluna girsin” dedim, yollara düştüm! Lafın kısası, feleği bulmaya gidiyorum.
- Allah yolunu açık etsin evlat! İnşallah feleği bulur, çarkını düzelttirirsin. İşini yoluna koyduktan sonra, feleğe şu benim durumumu da bir sorsan. Ne de olsa felektir, bana da bir çâre söyler!
- Tabî babacığım, inşallah feleği bulup çarkımı düzelttirirsem, senin sıkıntının çâresini de sorarım! Bana müsâde, yolcu yolunda gerek!
Tekrar yola revân olan garibanımızın yolu, feleğin mekânına oldukça yaklaştığı bir gün, bir obaya düşmüş. Ağaçların altına kurulmuş olan kırk çadırdan en gösterişlisini gözüne kestirmiş ve kapısına yaklaşmış:
- Selâmünaleyküm, müsâde var mı? diye seslenmiş. İçeriden ince bir ses:
- Buyurun! demiş.
İçeri giren felek yolcusu, gâyet güzel ve süslü bir şekilde döşenmiş olan çadırın baş köşesinde, gösterişli bir tahtın üzerinde yakışıklı ve genç bir oba beyinin oturduğunu görmüş. Yerinden kalkan bey, misâfire oldukça nâzik bir edâ ile:
- Hoş geldiniz, sefâ geldiniz! Hayrola, nerden gelir nereye gidersiniz? diye sormuş.
- Sorma Beyim! Bugüne kadar hiçbir işim rast gitmedi, neye el attıysam elimde kaldı! “Gideyim şu feleği bulayım da çarkımı düzelttireyim” deyip düştüm yollara! Altı aydır yollardayım, hâlâ feleği arıyorum.
Oba Beyi hemen mükellef bir sofra hazırlatmış, misâfirine izzet i ikramda bulunmuş:
- Birkaç gün dinlenin, biraz kendinize gelin, sonra yolunuza devâm edersiniz, demiş.
Fakir yolcumuz, obada iyice dinlenmiş, yıkanmış, temizlenmiş, gücünü kuvvetini toplamış ve müsâde istemiş. Oba Beyi:
- Yolunuz açık olsun, inşallah feleği bulur işlerinizi yoluna koyarsınız! Benim de bir sıkıntım var! Acaba felekten benim bu derdime de bir çâre sorabilir misiniz?
- Sorarım sormasına da, böyle debdebeli bir hayat süren sizin gibi bir Bey’in ne sıkıntısı olabilir ki?
- Sormayın! Ben Bey’im, Çeri Başı’yım, amma tebâma sözümü geçiremiyorum, beni dinlemiyorlar. Bu da beni çok üzüyor! Her derde derman olan felek, inşallah bu derdime de bir hal çâresi bulur!
Felek yolcumuz tekrar düşmüş yollara, bir hafta kadar daha yol aldıktan sonra, uzaktan ağır ağır dönmekte olan, atlı karıncaya benzer, rengârenk ve devâsâ bir çark görmüş. “Bu çark feleğin çarkı olmalı! Çarkı burada olduğuna göre, felek de buralarda bir yerdedir” deyip heyecanla o tarafa doğru yürümüş. İyice yaklaşınca, dönen çarkın dibinde iki kişinin oturduğunu görmüş. Bu iki kişiden, gâyet yakışıklı ve düzgün kıyâfetli olanı bir tahtın üzerinde, çarpık görüntülü ve hırpânî kılıklı olanı ise kırık dökük bir sandalyenin üzerinde oturuyormuş. “Şu tahtta oturan felek olmalı, sandalyede oturan da yardımcısı” deyip ortaya selam vermiş:
- Selamünaleyküm ağalar!
Tahttaki adam:
- Aleykümselaam misâfir ağa! demiş.
- Felek sen misin?
- Evet benim, niye sordun?
- Arkadaş, senden şikâyetçiyim! Hayatta hiçbir işim rast gitmedi, tuttuğum her dal elimde kaldı, fakirlikten bıktım usandım. Altı aydır yollardayım. “Çarkımı düzeltireyim de işlerim yoluna girsin” diye buraya geldim.
Felek, yardımcısına:
- Bul şunun defterdeki yerini! demiş.
Feleğin yardımcısı, bir taraftan önündeki kalın defteri karıştırmaya başlamış, diğer taraftan da:
- Adın, ananın adı, babanın adı, tevellüdün4, memleketin?.. sorularını ardı ardına sıraladıktan sonra bizim garibanın defterdeki yerini bulmuş ve:
- Falan bölüm, filan sayfa, fülan satır! diye feleğe bilgi vermiş.
Felek, çarkı durdurmuş, gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra:
- Tamam, çarkını düzelttim, bundan sonra işlerin yoluna girecek, her işin rast gidecek, haydi Allah yolunu ve bahtını açık etsin! demiş.
Adam sevinçle:
- Hay Allah senden razı olsun felek âbi! Benim sıkıntımı hallettin, Cenâb-ı Mevlam da seni darda koymasın! Lâkin benim üç tâne de emânetim var!
- Neymiş o emânetler? demiş felek.
- İlk olarak ormanda bir ayı gördüm, ağrının zorundan başını taştan taşa vuruyor, bu ağrısına bir çâre sormamı istedi.
- O ayı, dünyanın en akılsız, en ahmak adamını bulup beynini yerse, başının ağrısından kurtulur!
- İkinci olarak bir ihtiyara rastladım, rızkını bulabilmek için sıcağın altında debelenip duruyor. Kolayından bir dünyâlık istiyor.
- O ihtiyara söyle! Tarlasının ortasında irice bir kaya var. O kayayı kaldırsın, altında iki küp altın var. O altınlar onun dünyâlığıdır.
- Son olarak yolum bir oba beyine uğradı. O da tebâsına söz dinletemediğinden şikâyetçi!
- O oba beyi aslında kadın, babasının erkek çocuğu olmayınca, erkek kılığına girerek bey olmuş. Ona söyle, kendine uygun bir erkekle evlensin. Kocası bey olur, kendi de hanım, böylece obayı birlikte idâre ederler.
İşlerini yoluna koyduran ve emânet sıkıntıların çârelerini de öğrenen fakir adam, feleğe ve yardımcısına tekrar tekrar teşekkür ettikten sonra, memleketine dönmek üzere yola koyulmuş.
Tabî, önce yolu Bey Obası’na düşmüş. Bey onu görünce çok sevinmiş:
- Ne oldu, feleği buldun mu? diye sormuş.
- Buldum!
- Çarkını düzelttirdin mi?
- Düzelttirdim!
- Benim sıkıntımın çâresini sordun mu?
- Sordum!
- Ne dedi?
- Dedi ki: O bey aslında kadın, kendine uygun bir erkekle evlensin. Kocası bey olur, kendisi de hanım. Obayı birlikte idâre ederler.
Kadın bey, bizimkini şöyle baştan aşağı bir süzmüş, “biraz bakım çekimle eli yüzü düzgün bir adam olur” diye düşünmüş ve:
- Mâdem öyle, gel seninle evlenelim, sen bey ol, ben de hanım, obayı birlikte idâre edelim! demiş.
- Yook! demiş yolcumuz. Felek benim çarkımı düzeltti, işlerimi yoluna koydu. Ben obayla mobayla uğraşamam, sen başının çâresine bak! deyip yola revân olmuş.
Lafı uzatmayalım, gittiği yoldan geri dönerken yolu doğal olarak ihtiyara uğramış. İhtiyar, bizimkini görünce heyecanla sormuş:
- Ne yaptın evlat, buldun mu feleği?
- Buldum!
- Düzelttirdin mi çarkı?
- Düzelttirdim!                                                
- Benim sıkıntımı sordun mu?
- Sordum tabî!
- Ne dedi?11
- Tarlasının ortasında büyükçe bir taş var, onu kaldırsın, altında iki küp altın var, onun dünyâlığı odur! dedi.
İhtiyar bakmış, tarlanın ortasındaki taş tek başına kaldıramayacağı kadar büyük ve ağır. Yolcumuza:
- Gel şu taşı berâber kaldıralım, bir küp altın bana yeter, diğer küp de senin olsun! demiş.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                          
- Yook! demiş bizimki. Felek benim çarkımı düzeltti, işimi gücümü yoluna koydu. Ben tarlayla tapanla5, taşla kayayla uğraşamam, sen bak başının çâresine! deyip yola koyulmuş.
Memleketine doğru heyecanla yoluna devâm ederken, sonunda yolu ayının ormanına varmııış! Bakmış ki ayı aynı minvâl üzere başını taştan taşa vurmaya devâm ediyor. Ayı, yolcumuzu görünce çok sevinmiş, heyecanla sormuş:
- Ne yaptın birâder, feleği buldun mu?
- Buldum!
- Çarkı düzelttirdin mi?
- Düzelttirdim!
- Benim sıkıntımın çâresini sordun mu?
- Sordum!
- Ne dedi?
- O ayı, dünyânın en ahmak, en akılsız adamını bulsun, başını parçalayıp beynini yesin, başının ağrısından kurtulsun! dedi.
- Sana çok teşekkür ederim, ben hemen târife uyan bir adam aramaya başlayayım! demiş ayı.
- Bu arada, çok uzun bir yolculuk yaptın, bir sürü kişiyle ve olayla karşılaştın. Yediğin içtiğin senin olsun amma, biraz da bunlardan bahsetsen de gözümüz gönlümüz açılsa!
Bizimki, başından geçenleri teferruatlı bir şekilde anlatmaya başlamış. Feleği, çarkını, kâtibini, çarkını nasıl düzelttirdiğini, oba beyinin evlenme teklifini nasıl reddettiğini, ihtiyarın bir küp altınına nasıl dönüp bakmadığını ballandıra ballandıra anlatmış. Bunları dinleyen ayı, “Dünyâda bundan daha akılsız, bundan daha ahmak bir adamı nerede bulurum” deyip hemen bizimkini başını parçalamış, beynini çıkarmış, yemiş, başının ağrısından kurtulmuş.
Yemiş içmiş, yerin dibine geçmiiiş!                           
1Dellal (tellal): Eskiden, önemli konuları yüksek sesle halka duyuran kişi.
2Yiti: Bekletilerek küflendirilmiş, yeşermiş.
3Bir Köroğlu, bir Ayvaz: Karı-koca.
4Tevellüd: Doğum tarihi.
5Tapan: Tarlada kesekleri ezmek için at veya traktör tarafından çekilen ağır kütük.